Home » istanbul escort » BİRİNCİ PİŞMANLIK BÖLÜM 2

BİRİNCİ PİŞMANLIK BÖLÜM 2

Grace’e yetişkin hayatımın on yıldan uzun bir döneminde
beni hiç tatmin etmeyen bankacılık ve yöneticilik rollerini
oynadığımı açıkladığımda, beni daha iyi anlamaya başladı ve
sözlerimi büyük bir ilgiyle dinledi.
Denizaşırı yolculuğumdan döndükten sonra bu bankacılık yıllarına
yenileri de eklenmişti. Ama ben onlara soğuma yıllarım
diyordum çünkü bu dönemde kendimi gitgide bu endüstriden
uzaklaşırken bulmuştum.
Okul bittikten sonraki ilk birkaç yıl eğlenceliydi. Etrafta
birçok stajyer vardı ve iş, her şeyden önce sosyal bir olaydı.
Stajyerlerin hepsi on yedi ya da on sekiz yaşındaydı. Yani işe
gitmek, yeniden arkadaşlarla buluşmak ve hafta sonu harcayacağımız
parayı kazanmaktan ibaretti. Yaptığım iş de benim
için çok kolaydı ve eğer bunu yapmayı sevmiş olsaydım, her
şey böyle devam edebilirdi. Ama bu işi hiç sevmemiştim. Bu
ilk yılların ardından gitgide huzursuzlanmaya ve hayatı sorgulamaya
başlamıştım. Yine de bundan sonraki on yıl boyunca
benden beklenen hayatı yaşamaya devam ettim. Bütün bu süre
boyunca beni bekleyen başka bir şey olduğunu biliyor ama
bunu aramaya cesaret edemiyordum.
Beni harekete geçmekten alıkoyan şey büyük ölçüde, içinde
olmamı bekledikleri sürüden ayrıldığım takdirde bazı aile
üyelerinin benimle alay edeceklerinden korkmamdı. Kendi
kişiliğimle bir başkasının hayatını yaşıyordum ve bunun asla 1
yürümeyeceği belliydi. Yine de bankacılık pozisyonlarını,
üniformalarımı ve çalışma yerlerimi düzenli olarak değiştirerek
yaşamaya devam ettim. Bunun sonucunda benim yaşımda bu
kadar çok farklı bankada ve bu kadar çeşitli pozisyonlarda çalışmış
kimse olmadığı için kendimi oldukça hızlı ilerleyen bir
kariyer yolunda buldum. Yerimde duramayışım, bana başarı
getirmişti.
Tam bir umutsuzluk içinde ve mutsuz olarak ruhuma hiçbir
şey katmayan bu endüstriye bütün haftamı vermeye devam ettim.
Bankacılık sektöründe yaptıkları işi seven birçok insan var
ve onlar adına mutluyum. Bankacılığın böyle insanlara ihtiyacı
var. Günümüzde de topluma katkıda bulunmanızı ve diğer asil
amaçlara hizmet etmenizi sağlayacak iş fırsatları var. Ama aynı
Grace gibi ben de kendi istediğim değil, başkalarının benden
beklediği hayatı yaşıyordum.
Ailemin bazı üyeleri için ne yaparsam yapayım yeterince
iyi olmama imkân yoktu ve onların olmamı istediği kişi
olmak için mücadele ederken ‘iyi bir işe’ sahip olmak, onları en
azından hayatımın bu alanından uzak tutuyordu. Korku ve
hâlihazırda göğüs germek zorunda kaldığımdan bile daha çok
yargılamayla karşı karşıya kalmanın yaratacağı potansiyel acı
yüzünden kapana kısılmıştım.
Ailenin yüz karası olmak hiç de kolay bir iş değildir. Ailenin
yüz karasının, aile dinamikleri içinde her zaman oynayacak
farklı bir rolü vardır. Ama bu, her zaman kolay değildir. Başrol
oyuncularından bazıları, başkalarının gücünü azaltarak
kendileri için kuvvet kazanır ve bu, yokuş yukarı giden zorlu bir
yoldur. Ama işim gereği çok fazla aileyle çalıştığım için çok az
ailenin şu veya bu seviyede tartışmalardan arınmış olduğunu
gördüm. Her ailenin, gerçekten de her birinin öğrenmesi gereken
dersler vardır. Benimki de onlardan farklı değildi fakat o
zamanlar, bunu anlamış olmak acımı hafifletmiyordu.
Kendimi bildim bileli, benimle dalga geçmek bir aile eğlencesi olmuştu.
Ben; at binicileri arasında bir yüzücü, koyun çiftliğinde
yetişmiş bir vejetaryen, yerleşik bir ailenin içindeki göçebeydim
ve liste bu şekilde uzuyordu. Bazen bu sözler alışkanlıkla
söylenirdi ve söyleyen kişi, sebep olduğu acının hiç farkına
varmazdı. Ama bu tip şakalar, yıllar boyunca duymak zorunda
kaldığınızda gitgide eğlenceli olmaktan çıkarlar. Fakat bazı durumlarda,
hatta sık sık, söylenen sözler bilinçli ve zalimce bir tavırla
söylenirdi. Bin kişinin dayanma gücüne bile sahip olsanız yıllar
geçtikçe bu sözler sizi yıpratır. Özellikle de dalga geçilmediğiniz,
bağırılmadığınız ve umutsuz vaka olduğunuz söylenmeyen bir
dönemi hatırlamakta bile güçlük çekiyorsanız.
Sonuç olarak o zamana kadar aile içi dinamiklerden pek
hoşlanmamıştım. Bu yüzden o zamanlar bunu kendimden
uzak tutmanın en iyi yolu, benden beklenen hayatı yaşamak
gibi görünüyordu. Fakat zaman içinde kendimi çekmeye ve
onların yanında içime kapanmaya başladım. Bu da benim
durumla başa çıkma mekanizmamdı.
Tüm dünyada sanatçılar çoğunlukla yanlış anlaşılır ve ben
bir sanatçıydım. Sadece henüz bunun farkında değildim. Tek
bildiğim, insanlara maaşlarını yatıracakları sigorta ürünleri sat-
manın bana göre olmadığıydı. Ay sonunda şubenin ne kadar
satış yaptığı kesinlikle ilgimi çekmiyordu. Müşterilere, sıcak
ve dost canlısı bir tavırla hizmet etmek dışında hiçbir şeyle
ilgilenmiyordum ve bunu da gayet iyi yapıyordum. Fakat bu,
değişen bankacılık sektörü koşullarında yeterli değildi. Artık
önemli olan tek şey, satış, satış, satıştı.
İnsanların acıdan kaçınmak için, zevk almak için harcadığından
daha fazla çaba harcadığı söylenir. Acı artık katlanılmaz
hale gelip sonunda bir şeyleri değiştirmeye cesaret edinceye
kadar da bu doğrudur. O zamana yani ben kırılma noktama ulaşana
kadar içimdeki acı büyümeye devam etti.
Bir adada yaşamak üzere yine ‘iyi bir işi’ bıraktığımda içimde
fırtınalar kopuyordu. “Bunu neden yaptı? Bu kez nereye
gidiyor?” Ve tüm bunların arasında ben sadece heyecanla, “Bir
adada yaşayacağım!” diye düşünüyordum.
Evden ne kadar uzaklaşırsam o kadar mutlu olacaktım. Orada hayatım
bana aitti ve bu güzel bir hayattı. Ana karayla kurduğum tek
bağlantı, dayanağım ve can dostum olan sevgili annemleydi.
İlk olarak meditasyonla uğraşmaya başlamam da adada
geçirdiğim bu yıllara denk geldi. Daha sonra bana başka hiçbir
şeyin sağlayamadığı biçimlerde kendi içimdeki iyilikle bağlantı
kurma olanağı sağlayan kendi yolumu buldum. Bu yol aracılığıyla
şefkati anlamaya ve deneyimlemeye başladım. Bu gerçekten çok güzel
ve etkili bir güçtü.
Başkalarından gelen ve benim kabul ettiğim acı, onların
bana yansıttıkları kendi acılarıydı. Mutlu insanlar, diğer
insanlara bu şekilde davranmıyordu. Onlar, birinin hayatını
kendisine karşı dürüst kalarak yaşamasını yargılamıyordu. Tam
tersine buna saygı duyuyorlardı. Daha önceki nesillerden bana
aktarılan acıyı fark etmem, bana kendi hayatımda bundan kurtulma
şansını verdi. Başka birini asla kontrol edemeyecektim
ve böyle bir isteğim de yoktu, insanlar hazır oldukları zaman,
istedikleri için değişirler.
Hayata şefkatle bakmayı öğrenmek ve bir zamanlar özlemini
çektiğim o anlayış ve sevgi dolu ilişkiye asla sahip
olamayabileceğimi kabul etmek oldukça özgürleştiriciydi.
Bu, hayatımı birçok seviyede bambaşka bir hale getirdi. Kendi
iyileşme sürecimde çektiğim acıyı bildiğim için çoğu kişinin
kendi geçmişiyle yüzleşecek cesarete sahip olmadığını kabul ettim.
Ta ki bu acı, artık dayanılmaz hale gelene kadar.
Daha sonraki yıllar boyunca aynı dinamikler kendini göstermeye
devam etti ama etkileri gitgide azaldı. Bunun için
uzun süre çok fazla güç harcamam gerekti fakat şimdi bunun
benimle ilgili olmadığını görebiliyorum. Bu, beni eleştirmeye
ya da yargılamaya çalışan kişiyle ilgiliydi.
Bir Budist hikâyesinde Buda, kendisine doğru öfkeyle
bağırarak gelen bir adam karşısında, bundan hiç etkilenmeden
durur. Etrafındakiler nasıl sakin kaldığını ve bundan hiç
etkilenmediğini sorduğunda, Buda bir soruyla cevap verir.
“Biri size bir hediye verdiğinde onu almamayı seçerseniz,
o hediye kime ait olur?’
(Devam Edecek…)

Cevap bırakın