Home » istanbul escort » DÖRDÜNCÜ PİŞMANLIK

DÖRDÜNCÜ PİŞMANLIK

-KEŞKE ARKADAŞLARIMLA BAĞLANTIMI KOPARMASAYDIM-

Kendi evlerinde baktığım düzenli müşterilerimin arasında
zaman zaman bakımevlerinde de birkaç vardiya çalıştığım
oluyordu. Bu vardiyalar, çok sık yaptığım bir şey değildi ve bu
nun için şükrediyordum çiinkü bakımevlerinin çok korkunç
olduğunu düşünüyordum. Bu durumda bakımını yaptığım
hastaların bir kısmı, tıbbi bakıma muhtaç bile değildi. Sadece
biraz yardıma ihtiyaç duyan insanlardı ve bazen özel bir has
tayla ilgilenmem için değil, sadece hâlihazırda var olan ekibe
destek olmam için işe alınırdım.
Toplumumuzun durumunu inkâr ederek yaşamak istiyor
sanız, bakımevlerinden uzak durun. Kendinizi hayata dürüst
çe bakabilecek kadar güçlü hissediyorsanız bir bakımevinde bir
süre vakit geçirin. Orada gerçekten yalnız olan bir sürü insan var
ve herhangi birimiz, her an oradaki hastalardan biri olabiliriz.
Bu tip durumlarda orada çalışanların yaptıklarını görmek
bir yandan vahim bir yandan da ilham vericiydi. Yıllar içinde
kısa sürelerle birlikte çalıştığım bu görevlilerin bazıları güzel,
iyi kalpli ve kesinlikle doğru alanda çalışan insanlardı. Ruhla
rı aydınlık, kalpleri nazikti. Bu insanların varlığı için Tanrı ya
şükrediyorum. Fakat bakımevlerinde çalışan sayısı eksik oldu
ğu için bu insanların neşelerini etrafa yaymak için mücadele
etmeleri gerekiyordu.
Yelpazenin diğer ucundaysa ya artık yaptıkları işten yorul
muş ve bu alanda çalışmaktan bıkmış ya da zaten en baştan
beri bu işi yapmak için hiçbir hevesi olmayan bakıcılar vardı.
Hayatta empatinin büyük bir önemi vardır ve Doris le tanıştı
ğım gece üyesi olduğum ekipte bu fazlasıyla eksikti.
Bakımevi sakinleri, bastonları ve yiirüteçleriyle sendeleyerek
ortak yemek odasına gelmişti. Orası özel ve ‘lüks’ denen bir ba
kımevi olduğu için sakinleri de varlıklı insanlardı. Dekorasyon
güzel, bahçeler bakımlı, ortak alanlar temizdi. Ama yemekler
korkunçtu. Her şey dışarıda pişirilip bakımevinde mikrodalga
fırında ısıtıldığı için bütün lezzetini ve aromasını kaybediyor
du. Orada gördüğüm yemeklerin hiçbiri besleyici ya da taze
değildi. Bakımevi sakinleri siparişlerini bir hafta önceden veri
yordu ve zamanı geldiğinde genellikle onlara selam vermeyen
ve hiçbir nezaket göstermeyen bir çalışan tarafından önlerine
bir tabak itiliyordu.
Neşeli bir yüz gördükleri için masalarında oturup onlarla
konuşmaya devam etmemi isteyerek elime dokunurlardı.
Bilinçleri her zaman yerinde olan ve sosyal ilişkileri seven bir
kaç kişi vardı. Vücutları yaşlanıp kırılgan hale gelmişti fakat
hepsi buydu. Bundan bir ya da iki yıl önce bu etkileyici ve
tatlı insanlar hayatlarını tamamen bağımsız yaşayabiliyordu.
Tabaklarla dolu bir tepsi daha almak için mutfağa döndüğüm-
de çalışanlardan bazılarının çatık kaşlarıyla karşılaştım. Servis
yaparken bakımevi sakinlerinden birkaçıyla çok kısa süre soh
bet edip gülmüştüm ve bunun doğru bulunmadığını fark et
miştim. Bunu önemsememiştim.
Elimde kuzu etiyle dolu bir tabakla dönüp sorumlu kişiye
dostça bir tavırla, “Bernie kuzu değil, tavuk sipariş etmişti”
dedim.
Bana bıyık altından gülerek, “Ona ne verilirse onu yiyecek”
diye cevap verdi.
“Yapma ama” dedim bu saçmalıktan etkilenmeyerek. “Emi
nim ona bir tavuk yemeği verebiliriz.”
“Kuzuyu yer ya da açlıktan ölür” dedi acı bir ses tonuyla.
Ona çok belli olan mutsuzluğu yüzünden şefkatle baktım fakat
işinde takındığı tavra saygı duymuyordum.
Kuzuyu Bernie’ye geri götürürken yanıma çok hoş bir gö
revli yaklaştı. “Onun için endişelenme, Bronnie. O hep böyle
dir” dedi Rebecca.
Samimi bir kalple karşılaştığım için mutlu olarak gülümse
dim. “Onun için hiç endişelenmiyorum. Benim ilgilendiğim,
her gün bu muameleye maruz kalarak yaşamak zorunda kalan
bakımevi sakinleri.”
Rebecca da benimle aynı fikirdeydi. “Burada çalışmaya ilk
başladığımda bu beni de çok etkilemişti. Ama artık sadece
kendi sınırlarım içinde onlara elimden geldiğince nazik dav
ranmaya çalışıyorum.”
“Harika bir şey yapıyorsun” diye cevap verdim gülümseyerek.
Başka bir yöne doğru ilerlerken sırtımı sıvazladı. “Bunu umur
sayan birkaç kişi var, yeterince çok değiliz ama birkaç kişi var.”
Yemek servis edilip bir şekilde yendikten ve mutfak temiz
lendikten sonra çalışanların bir kısmı sigara içmek için dışa
rı çıkardı. Birkaçımız içeride kalıp yaşlı dostlarımızla sohbet
ederdik. Bir düzine insanın etrafımızda toplanıp bir gülüşü
paylaşması çok keyifli bir olaydı. Bu insanların ne kadar canlı
olduğuna ve yeni koşullarına ne kadar iyi uyum sağladıklarına
bakınca zekâları ve neşeli ruhları beni hayrete düşürüyordu.
Bakımevi sakinlerinin kendilerine ait bir odaları ve banyo
ları vardı. Pijamalarını giymelerine yardım etmek için gece tu
rumu atarken girdiğim her oda, sahibinin kişiliğine dair ipuç
ları taşırdı. Her odada gülümseyen aile fotoğrafları, resimler, el
dokuması kilimler ve en çok sevilen çay fincanları etrafa yerleş
tirilmiş olurdu. Bazı balkonlarda saksı çiçekleri de vardı.
Neşeyle içeri girip kendimi tanıttığımda Doris çoktan pem
be geceliğini giymişti. Ama o gülümseyerek bana baktıktan
sonra gözlerini kaçırdı. Ona iyi olup olmadığını sorduğum
da bir gözyaşı seliyle karşılaştım. Hemen yatağa, onun yanına
oturup onu kollarıma aldım. Doris ağlamaya devam eder ve
umutsuzca bana tutunurken hiçbir şey konuşmadık. Güçlü ol
mak için dua edip bekledim.
Gözyaşları akmaya başladığı gibi hızla dindiğinde Doris
mendilini almak için uzandı. “Ah, ne kadar da aptalım!” dedi
gözlerini silerken. “Affedersin tatlım! Ben, aptal, yaşlı bir kadı
nım işte!”
Ona nazikçe, “Senin neyin var?” diye sordum.
Doris içini çekip dört aydır orada kaldığını ve o zamandan
beri hiç neşeli bir yüz görmediğini anlattı. Gözyaşlarının
akmasına sebep olan şeyin benim gülümsemem olduğunu söyle
diğinde bu neredeyse beni de ağlatacaktı. Tek kızı Japonya’da
yaşıyordu ve sık sık haberleşseler de artık birbirlerine çok yakın
değillerdi.
“Bir anne olarak minik, güzel kızını büyütürken hiçbir şeyin
aranızdaki yakınlığı yok edemeyeceğini düşünüyorsun. Ama
bu oluyor. Hayat bunu yapıyor. Demek istediğim şey bir kavga
ya da anlaşmazlık değil. Sadece hayat ve onun yoğunluğu” di
yerek benimle düşüncelerini paylaştı. “Artık onun kendine ait
bir hayatı var ve zaman içinde onu özgür bırakmayı öğrendim.
Onu dünyaya ben getirdim ama bizler çocuklarımızın sahibi
değiliz. Biz sadece onlar kendi kanatlarıyla uçmayı öğrenene
kadar onlara rehberlik etme görevi verilmiş şanslı kişileriz ve şu
an kızımın yaptığı şey de bu.”
Bu harika kadına hemen içim ısındı ve ona, vardiyam bi
tene kadar uyanık kalabilirse, yarım saat sonra daha uzun bir
sohbet için geri döneceğime söz verdim.
Aynı gece ilerleyen saatlerde Doris yatağına oturmuş aklına
gelen her şey hakkında konuşuyordu. Ben de yatağın yanındaki
bir sandalyeye oturmuş onu dinliyordum. Doris konuştuğumuz
süre boyunca elimi tuttu ve ara sıra bunu yaptığının farkında
bile olmadan taktığım yüzükle oynadı. “Burada yalnızlıktan
ölüyordum, tatlım. Bunun mümkün olduğunu duymuştum ve
kesinlikle doğru. Yalnızlık kesinlikle insanı öldürebilir. Bazen sa
dece bir insan dokunuşuna muhtaç kalıyorum” dedi üzüntüyle.
Ona sarılmam, dört aydır yaşadığı ilk insani temas olmuştu.

 

Cevap bırakın