Home » istanbul escort » DÜRÜSTLÜK VE TESLİMİYET BÖLÜM 3

DÜRÜSTLÜK VE TESLİMİYET BÖLÜM 3

Cevabım hayırdı.
Otostop vakası gibi birkaç nadir, talihsiz olay yaşamıştım. Ama hepsini
sorunsuzca atlattım ve bu nadir olayları kendime ders
çıkarmak için kullandım. Her adımımı içgüdülerime göre attığım
için ilerlerken benimle ilgilen ildiğini bilerek güvenle ilerlemek
için elimden gelen her şeyi yaptım.
Fakat bizler, sosyal canlılarız; bu yüzden yeniden
kasabaya döndüm. Sağlıklı ve sevgi dolu bir ilişkiye sahip olduğum
anneme telefon ettim. Annem, bir anne olarak her zaman iyi
olup olmadığım konusunda biraz endişeli olmuştu. Fakat
başka bir tarafı, bu göçebe hayatının benim bir parçam olduğunu
anlıyordu. Asla seçimlerimi yargılamadı ama her zaman
benden haber aldığında çok rahatladı. Telefonumdan bir önceki
gün, benim için biraz para kazanma niyetiyle iki dolarlık
piyango bileti almış ve küçük bir ikramiye kazanmıştı. Annem,
o kadar cömert biriydi ki hayat da her zaman ona cömert
davranırdı.
‘Sen, bana başka şekillerde öyle çok şey verdin ki…’ dedi
annem. Bu parayı alman konusunda ısrar ediyorum. Zaten
niyetim bununla sana yardım etmekti, o yüzden bu para bana
zaten gelecekti.’ Böylece şükürler olsun ki elime birkaç hafta
daha yaşayabileceğim kadar para geçmiş oldu.
Ertesi sabah karavan parkındaki cipimde uyandım ve
okyanusun üzerinden doğan güneşi izlemek için kayalıklara doğru
gittim. Hâlâ yıldızların görülebildiği ama yepyeni bir günün
yaklaştığını haber veren o ilk güneş ışınlarının seçilmeye
başladığı anı çok severim. Gökyüzü önce pembeye, sonra
turuncuya boyanırken kayalarda oturdum ve bir grup oyuncu yunusun
yüzüşünü ve sadece eğlenmek için kendilerini suyun üstüne
atışlarını izledim. O anda her şeyin yolunda gideceğini biliyordum.
O günün ilerleyen saatlerinde, hayat ve seyahat etmek
hakkında uzun ve keyifli bir sohbetin ardından, karavan parkının
sahibi elinde bir anahtarı sallayarak cipimin yanına geri döndü.
‘Sekiz numaralı karavana on gün kadar ihtiyacım yok. Orada
kalabilirsin ve orası için bir sent bile ödemene izin
vermeyeceğim. Bir gün benim kızım da arabasının arkasında uyuyacak
olursa başka birinin de onun için aynısını yapmasını dilerim’
dedi Ted.
Minnettarlıktan gözlerimin dolmasına engel olmaya
çalışarak, ‘Tanrı seni korusun, Ted. Teşekkür ederim’ dedim.
Böylece sonraki on gün boyunca başımı sokabileceğim bir
çatım ve yemek yapabileceğim bir mutfağım oldu. Fakat bu
süre boyunca durumum hakkında sahip olduğum korkularım
bir kez daha üzerime yürümeye başladı. Biraz para kazanmak
zorundaydım. Yiyecek stoğum yine bitmek üzereydi. Her gün
kasabada iş bulabileceğim yerlere uğruyordum, çok iyi
insanlarla tanışsam da ufukta çalışabileceğim bir iş görünmüyordu.
Burna ve karavana doğru yokuş yukarı çıkarken derin bir nefes
alıyor, yaşadığım anda kalmaya; ama aynı zamanda bir çözüm
bulmaya çalışıyordum.
Hayatımın bu kısmından, her zaman rüzgâra karşı dikkatli
davranma ihtiyacımdan ve tekrar tekrar kendime böyle
zorlayıcı durumlar yaratmamdan nefret ediyordum. Ama bu aynı
zamanda bağımlılık yapan bir şeydi. Bunu her yaptığımda
korkularıma doğrudan meydan okuyor ve nasıl oluyorsa her
seferinde tekrar ayaklarımın üzerinde durmayı başarıyordum.
Bazı açılardan bu kader anları gitgide zorlaşıyordu; çünkü her
biri beni daha da derindeki korkularımla yüzleşmeye zorluyor
du. Fakat bir yandan da her kader anı bir öncekinden daha
kolaydı. Daha önce birçok olayda inancımı sınırlarına kadar
zorlamış ve bu süreç sayesinde daha büvük bir bilgelik ve inanç
kazanmıştım. Ayrıca hayat, bazen ne kadar zor olduğundan
bağımsız olarak, benim için böyle daha anlamlı oluyordu.
Ben alışılmış toplumsal işlere uygun biri değildim.
İşte tam bu noktada gelgit, sular altında bıraktığı sahilden
geri çekilirken teslim olmanın ve doğanın kendi sihrini ortaya
koymasına izin vermenin önemini hatırladım. Gelgitin
dalgalarını dengeleyen, mevsimlerin mükemmel bir biçimde gelip
gitmesini sağlayan ve hayatı yaratan bu güç; elbette bana da
ihtiyacım olan fırsatı getirmeye muktedirdi. Fakat önce teslim
olmayı başarmalıydım. Zamanlamayı ve sonuçları kontrol
etmeye çalışmak korkunç bir enerji israfıydı. Niyetimi çoktan
ortaya koymuştum ve elimden geldiğince eyleme de geçmiştim.
Artık bana düşen tek şey, yoldan çekilmekti.
Bunu unuttuğumu hatırlayarak kendi kendime hafifçe
güldüm. Bu, daha önceki deneyimlerimden aldığım bir dersti.
Nez aman zayıf, eğilen bir dalın ucuna gelsem, yapmam gereken
tek şey, kendimi akışa bırakıp bunun beni nereye götüreceğine
bakmaktı. Yeniden kendimi akışa bırakma vakti gelmişti.
Teslimiyet vazgeçmek anlamına gelmiyordu, hatta bununla
ilgisi yoktu. Teslimiyet, çok büyük bir cesaret gerektiriyordu.
Biz bunu genellikle ancak sonucu kontrol etme çabamız artık
taşınamayacak kadar çok acı verdiği zaman yapabiliriz.
O noktaya ulaşmak çok eğlenceli olmasa da aslında özgÜrleştirici bir
şeydir. Durumu daha büyük bir güce havale etmek dışında
yapabileceğiniz hiçbir şey kalmadığını kabul etmek, en sonunda
akışın önünü açan katalizör olur.
Ertesi sabah okyanus kıyısındaki kayalıklara doğru indim
ve oyun oynayan yunuslar bir kez daha gün doğumunda beni
selamladı. Korku, acı ve direncin sonu gelmez saldırılarından
sonra kendimi sonunda akışa teslim etmiştim ve kendimi tamamen
boş ve kanı çekilmiş gibi hissediyordum. Duygusal
yorgunluk, beni tüketmişti. Fakat yunusları izlerken yeni günü
varlığımda hissettim ve içimin yeniden umutla dolmasına izin
verdim.
Birkaç gün sonra tatillerini karavan parkında geçiren birkaç
kişiyle konuşurken Melbourne’da, buradan 7-8 saat daha
güneyde bir iş teklifi aldım. ‘Neden olmasın?’ diye düşündüm.
İstediğim her yere gidebilirdim ve zaten biraz daha serin bir
iklimde yaşamak istiyordum. Kısa süre sonra Melbourne,
Avustralya’nın en sevdiğim şehri oldu ve hâlâ da öyle. Ama
o zamanlar oraya taşınmayı hiç düşünmemiştim ve böylesine
yaratıcı bir şehirde yaşamaktan ne çok faydalanabileceğim
hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ancak akışa bırakarak ve şu anda
kalarak bu iş fırsatının önüme çıkmasına izin verebilmiştim.”
Stella ya hikâyemi anlatmayı bitirdiğimde ikimiz de
gülümsedik. Elindeki yarım çileği yedi ve egosunu bir yana bırakarak
bana hak verdi. O ana kadar öleceği zamanı kontrol etmeye
çalışmıştı. Artık bu kontrol çabasından vazgeçme zamanı
gelmişti ve her ne kadar bu fikirden pek hoşlanmasa da zamanı
dolmadan önce hâlâ biraz daha vakti olabileceğini kabul etti.
Vücudun oluşması dokuz ay sürer. Bazen kendini kapatması da
biraz zaman ister.
Fakat şimdiden Stella’nın bedeni çok güçsüzdü ve neredeyse
hiçbir şey yemiyordu. Yemek yiyecek enerjisi yoktu ama sadece
bir şeylerin tadına bakmak için küçük meyve parçaları yemeyi
kabul ediyordu. Bir önceki gün iki tane üzüm yemişti.
Bugünkü yemeği, yarım çilekti.
Teşhis koyulmadan önce ne kadar ilerlediği göz önünde
bulundurulduğunda hastalığının ona dayanılmaz acılar vermesi
gerekiyordu. Fakat Stella çok az acı çekiyordu ki bu doktorunu
bile hayrete düşürüyordu. Hastalık ilerledikçe hissettiği en
yoğun şey büyük bir yorgunluktu. Ruhsal yolculuğu sırasında
yaptığı birçok çalışma sayesinde bedeniyle çok güçlü bir
bağlantısı vardı ve bu şimdi, neredeyse acısız bir hastalık
geçirmesine yardımcı olan bir lütfa dönüşmüştü. Ayrıca zamanı
geldiğinde buradan kolayca ayrılmasını da sağlayacaktı.

Cevap bırakın