Home » istanbul escort » KAPANA KISILANLAR BÖLÜM 2

KAPANA KISILANLAR BÖLÜM 2

Kocası, hapisten çıktıktan sonraki yıl içinde ölmüştü. Yani
paranoyasının düzelmesine ya da iyileşmesine hiç fırsat kalmamıştı
ve zihinsel istikrarı kötüleşmişti. Florance kocasına
sonuna kadar güvenmişti ve onun dışındaki herkesin parasını
almaya çalıştığına ve kocasının hapse girmesine başka insanların
sebep olduğuna inanmıştı. Kocasının suçlu olup olmaması
benim onunla ilişkim açısından önemli değildi, bu yüzden bir
an için bile bunu düşünmedim.
Florance çoğunlukla hastane yatağındaki hayatını kabullenmiş
görünüyordu. Kendi evinde olduğu için mutluydu ve ara
sıra bakıcılarının yanında olmasını sevdiğini de itiraf ediyordu.
Fakat diğer bakıcı her akşamüstü eve ikinci kez gelmeden
birkaç saat önce Florance bir anda sınırı geçiyor ve yine tamamen
farklı bir kadına dönüşüyordu. Neredeyse buna göre saatimi
ayarlayabilirdim.
“Çıkar beni. Beni bu lanet olası yataktan çıkar. İmdat!
İmdat! İmdat! İMDAT!” diye bağırmaya başlıyordu. Sesi,
malikânenin her yanında ve mermer zeminlerde yankılanıyordu.
Odasına gittiğimde bazen onu birkaç saniyeliğine
sakinleştirebiliyordum ama bu çok kısa sürüyordu. Yani, en fazla üç
saniye. Sonra yeniden bağırmaya başlıyordu. “İmdat! İmdat!
imdat! İMDAAATTT!”
Kalın duvarları ve epey uzaktaki komşularıyla lüks bir
malikânede yaşıyor olmasaydık, eminim ki her gün polisi arayıp
birinin çığlık attığını ihbar eden komşularımız olurdu. Sonunda
benim odada olmam ya da olmamam herhangi bir fark
yaratmamaya başlardı. Diğer bakıcı gelip biz onu dışarı çıkarana
kadar birilerinin ona yardım etmesi ve yataktan çıkarması
için sürekli bağırmaya devam ederdi.
Bu durumdayken onunla mantıklı konuşmanın imkânı
yoktu ve onun için üzülsem ve onu dışarı çıkarmak istesem
de diğer yüzünü iyi biliyordum. Bu, kendi güvenliğimi riske
atmaya değmezdi. Elinde süpürgeyle ve vahşi bir kararlılıkla
beni kovalarkenki görüntüsü, asla aklımdan çıkmıyordu. Beni
profesyonellerin düzenlediği akışa bağlı kalmaya ikna eden şey,
Florance’ın akşamüstleri geçirdiği çığlık krizlerinde gördüğüm
saldırgan kişiliğinin tezahürleriydi. Ama yine de onun için
üzülüyordum. Kendi evinin içinde kapalı kalmak gerçekten
korkunç olmalıydı.
O anda Florance’ın kapana kısılmasına sebep olan şeyler, yatağınıN
yanındaki demir parmaklıklar, kanunlar ve profesyonel
kararların birleşimiydi. Fakat bundan önce de paranoya onu
köşeye sıkıştırmıştı. Florance’ın hastalığı; insanlara duyduğu
takıntılı güvensizlik ve onların, yokluğunda evinden çalabileceği
şeylerin korkusu yüzünden kendi evinden çıkma özgürlüğünü
elinden almıştı. Birçoğumuzun, bir yatağa bağımlı yaşamak
zorunda olmasak da, kendi kendimize yarattığımız, umutsuzca
serbest bırakılmayı bekleyen ve kendimizi geri çekmemize
sebep olan tuzaklarla dolu bir hayat yaratmamız mümkündür.
Hatırlayabildiğim en eski anılarımdan biri, bir kutunun
içinde kapalı kalmaktı. Ama kendimi kapana kısılmış gibi
hissetmemiştim. İçine girdiğim; evin bahçesindeki büyük, ahşap
bir kutuydu. Büyük kardeşlerimden biri beni içine girmeye
ikna etmiş, sonra da kapağı üstüme kapatmıştı. Hâlâ o karanlıkta
oturduğumu ama kendimi güvende ve mutlu hissettiğimi
hatırlıyorum. Daha iki ya da üç yaşındayken bile kendi
kendime kalmaktan hoşlandığımı ve huzurun çok güzel bir şey
olduğunu biliyordum. Bir süre sonra annem panik içinde beni
aramaya geldiğinde ona cevap verdim ve her şey yoluna girdi.
Kutudan çıkarıldım ve aile hayatının karmaşık ortamına geri
döndüm.
Fakat yetişkin hayatımda farklı tuzaklar vardı. Her seferinde
bir adım atarak kendi seçimlerimin peşinde koşacak cesarete
sahip olsam da eski düşünce kalıpları bana bu konuda hiç de
yardımcı olmuyordu. Kendimi bu kendi üretimim tuzaklardan
kurtarmaya çalıştığım sırada sahne korkumu yenmek özellikle
zorlu bir süreç olmuştu.
Biri bana fotoğrafçılık ve yazı yazmanın beni sonunda
sahneye çıkmaya götüreceğini söylese böyle bir düşüncenin
saçmalığına gülebilirdim. İşe, fotoğraf çalışmalarımı önce
marketlerde sonra da galerilerde satmakla başladım. Kazandığım
parayla yaşayabileceğim kadar çok fotoğrafım satılmıyordu
fakat beni bu yavaş ilerleyen ama güvenli yolda tutmaya yetecek
kadar cesaret verici anlar yaşadım.
Bu küçük destek işaretleri sayesinde fotoğraf endüstrisinde
çalışmaya karar verdim ve Melbourne’da profesyonel bir laboratuvarda
çalışmaya başladım. Ne yazık ki bu bir ofis işiydi
ve can sıkıntısı, Horesan ışıklar ve penceresiz mekânlarla
geçen bir yılın ardından bunun benim için önceki bankacılık
işlerimden daha tatmin edici olmadığını gördüm. Karşıma,
işin yaratıcı tarafına geçebileceğim hiçbir fırsat çıkmadı ve işe
karşı bütün ilgimi yitirdim. Yavaş yavaş dikkatsizce hatalar
yapmaya başladım. Orada çalışırken sık sık iç geçirdiğimi,
çenemi avuçlarıma alıp dirseklerimi masaya dayayarak çalışma
hayatımdaki tatminsizlik için bir çöziim bulmaya çalışatığımı
hatırlıyorum.
Fakat bu deneyimden iyi fotoğraflar çekmek için fotoğraf
endüstrisinde çalışmam gerekmediğini öğrendim. Birkaç yeni
ve teknolojiye hâkim arkadaş sayesinde küçük bir fotoğraf ve
ilham kitabı hazırladım. Bir kez daha yaptığım işin kaliteli
olduğunu gösterecek kadar destek aldım fakat bu, kitabı
bastırmaya yetmedi. Bazıları kitabın güzel olduğunu söylese de
yayımcılardan aldığım yorumlar genellikle renkli baskı maliyetinin
çok önemli bir faktör olduğu üzerineydi.
Birkaç yıl boyunca bu işe sahip olduğum tüm dikkat ve
enerjiyi verdim. Fakat bazıları beni cesaretlendiren içten ifa
delere sahip olsa da ret mektupları birikmeye devam ediyor
du. Çabalarımın boşa çıkmasının yarattığı hayal kırıklığı ve
gözyaşları içinde gitarımı elime aldım. Pek iyi çaldığım söy
lenemezdi fakat ilk şarkımın yarısını yazmayı başarmıştım. O
anın benim için ne kadar önemli olacağı hakkında pek fikrim
olduğu söylenemezdi.
Teslimiyetin gücü hakkında aldığım dersten sonra fotoğraf
kitabımın basılıp basılmamasının sonuçta çok da fark etme
yeceğini kabul ettim. Bunu deneyecek cesarete sahip olmak,
benim gözümde zaten bir başarıydı. Başarı birinin, “Evet, ki
tabını basacağız’ deyip dememesine bağlı değildi. Mesele, ne
olursa olsun kendin olma cesaretini gösterebilmekti. Tüm bu
kitap sürecinin bana öğrettiği dersleri almış olmak bile kendi
başına bir hediyeydi ve artık bundan vazgeçebilirdim. Belki bu
kitap, sadece benim öğrenmem için yazılmıştı. Belki de başka
bir zaman ben hazır olduğumda basılacaktı.
Hangisi olursa olsun, Fark etmezdi. Bunun peşini bırakma
lıydım. Çabalarım beni yorgun düşürmüştü ve kitabın basıl
masını çok fazla öncmsemiştim. Artık yeniden, sonucu kontrol
etmeye çalışmadan yaşamanın zamanı gelmişti. Yanıt arayışı
na girip kendimi gün geçtikçe daha fazla meditasyon yoluma
ve iyileşmeme adarken yarısını yazdığım şarkımı da neredeyse
unutmuştum. Fakat sessizlikte oturup meditasyon yaptığım bir
çok seferin birinde, içimde o yarım kalmış şarkıyı tamamlamak
için güçlü bir istek duydum. O günden itibaren şarkı yazarlı
ğının hayatımın bir parçası olacağını biliyordum çünkü o gün
içinde sadece o şarkıyı tamamlamakla kalmamış, bir şarkı daha
yazmıştım. Bir kez başladıktan sonra hiçbir şey beni durdura
mıyordu. Sanki şarkılar, benim içimden dışarı fışkırıyordu.
Çocukluğumda arkadaşlar ve akrabalar için konserler
verdiğimiz olurdu. Müzik benim genlerimde vardı. ‘Mantıklı de
nen diğer işlerinin yanı sıra, babam annemle tanıştığında aynı
zamanda bir gitaristti, annemse şarkı söylüyordu. Yine de hiç
bir zaman bilinçli olarak sahnede olmayı istememiştim. Bunu
o zaman hissettiğim de söylenemezdi. Hatta bu düşünce beni
çok korkutuyordu. Mesele sadece sahnede olma fikri değildi.
Mesele, yaptığım işin beni göz önünde olmaya çağırmasıydı.

Cevap bırakın