Home » istanbul escort » KEŞKE BU KADAR ÇOK ÇALIŞMASAYDIM BÖLÜM 2

KEŞKE BU KADAR ÇOK ÇALIŞMASAYDIM BÖLÜM 2

Sonuç olarak, günümün büyük bir bölümü dün
yanın dört bir yanındaki farklı kültürlerden gelen kadınların
hamilelik ve doğum süreçlerine nasıl yaklaşımlar sergilediği
üzerine yazılar okuyarak geçiyordu. Birçok kültürün her şeyi
ne kadar doğal kabul ettiğini ve bazıları için doğumun acısı
nın ne kadar düşük olduğunu gördüğümde biz Batılıların nasıl
da içimize işlemiş bir korkuyla koşullandırılmış olduğumuzu
daha iyi anladım. Hamilelik ve doğum, başından sonuna kadar
neşeli ve güzel bir kutlama olarak görülüyordu.
Etrafımda doğumla ilgili, hayat dolu bir ortam olması
benim için çok sağlıklıydı. Sürekli ölmekte olan insanlarla birlikte
olmak ve müşterilerimle onların ailelerine karşı çok güçlü bir
empati geliştirmek, bazen beni tükenme noktasına getiriyordu.
Dünyanın dört bir yanında, hayatlarını ölmekte olan insanlar
la çalışmaya adamış bir siirii insan var. Belki onlar, kendilerini
dışarıda tutmak konusunda benden daha fazla ustalaşmışlardır.
Ya da bunu dengelemek konusunda. Bilemiyorum. Ne olursa
olsun, onlara sonsuz bir saygı duyuyorum. Fakat haftanın bir
gününü, hayat döngüsünün sonundakiler yerine başındakiler
le çevrilmiş halde geçirmenin, hayatıma o yıllarda eksik oldu
ğunun farkında bile olmadığım hafiflik getirdiğini biliyorum.
Onlardan aldığım enerji taze ve yaşam doluydu, sanki birisi
benim için bir pencere açmış ve temiz havanın içeri dolmasına
izin vermişti.
Her hafta bu zıtlığın içinde yaşamam, ölmekte olan müş
terilerimin de bir zamanlar küçük bebekler olduklarını gör
meme yardım ediyordu. Yeni bir anne bana gururla minik
bebeğini gösterdiğinde bu bebeklerin büyüyüp yaşlanmasını
ve dolu dolu bir hayat yaşamasını umuyordum. Bu bebekler
de bir gün, tıpkı müşterilerim gibi kendi hayatlarının sonuna
geleceklerdi. Hayat döngüsünün iki ucunu da bu kadar ya
kından gördüğüm bu dönem oldukça ilginçti. Bu, gerçek bir
lütuftu.
O zamandan itibaren, hayatımdaki diğer insanlar için daha
fazla şefkat duymaya başladım. Çünkü onlar da bir zamanlar
küçücük, kırılgan bebeklerdi ve aynı benim gibi onlar da bir
gün ölecekti. Ailemi, kardeşlerimi, arkadaşlarımı ve yabancı
insanları, bir zamanlar hayata güvenen, masum ve umut dolu
küçük çocuklar olarak görmeye başladım. Onların, doğuştan
sahip oldukları güven ve açık yürekliliği etkileyen; aileleri,
arkadaşları ya da toplum tarafından açılan yaralardan önce nasıl
insanlar oldukları hakkında düşündüm. İnsanların yüreğinin
aslında iyi olduğu benim için çok açık hale geldi ve hepsini
ilgili bir annenin koruyuculuğuyla sevmeye başladım.
Artık yıllar boyunca bana söylenmiş olan can yakıcı şeyle
rin aslında onlardan gelmediğini görüyordum. Bu sözler,
doğarken sahip oldukları güzel, saf varlıktan değil; o insanların
yaralarından geliyordu. Yıllar önce doğmuş olan bu kıymetli
bebekler hâlâ onların bir parçasıydı. Ayrıca her birinin içinde
hâlâ sevimli ve masum bir çocuk yaşıyordu. Ve bir gün, birçok
insanın ölüm sürecinde fark ettiği, hayata dair bilgeliğe de
sahip olacaklardı.
Hayatımda bazı insanları sevmediğimi düşündüğüm za-
manlar olmuştu. Ama sonradan sevmediğim şeyin sadece
davranışları ve sözleri olduğunu gördüm. Artık onların
masum kalplerini seviyordum. Kalpleri bir zamanlar dünyanın
onlara mutluluk getireceğine ve onlara iyi bakacağına inan
mıştı. Fakat bekledikleri gibi olmayınca canları yanmıştı ve
bunun hayal kırıklığıyla doğru olmayan tepkiler vermeye
başlamışlardı. Ben de onlardan farklı değildim. Ben de ken
di acılarım ve hayatın umduğum gibi ilerlememesi yüzün
den yaşadığım hayal kırıklıkları sebebiyle başkalarının acı
çekmesine sebep olmuştum. Etrafındakilerin acısına maruz
kalarak güveni kırılan o küçük kız da kendi acısıyla tepki
vermişti.
Ailemin ve diğer herkesin kalpleri hâlâ o orijinal saflığa
sahipti. Sadece üstü acılarla ve hayatla bulutlanmıştı. Hayatımda
bazı insanlarla bir zamanlar umut ettiğim mutluluğa ve dost
luğa sahip olup olamayacağım hâlâ belirsizdi. Ne olursa olsun,
artık bunun pek önemi yoktu. Artık hepsinin bir zamanlar
hayata güvenen ve masum bebekler olduklarını görebiliyordum.
Başkalarına söylenen kaba her söz, acıdan kaynaklanıyor ve
yolunu kaybetmiş küçük bir çocuğun ağzından dökülüyordu
ve bu benim için de geçerliydi ve sadece bunun için bile onları
sevmeye devam edebilirdim.
Balkonda John’un yanında otururken onun içindeki kırıl
gan çocuğu da gördüm; orada, Tanrı bilir neye maruz kaldık
tan sonra, çalışarak kendini kanıtlamanın, onu karısıyla seya
hat etmekten daha mutlu edeceğine karar vermiş olan harika,
küçük bir çocuk vardı. O artık yaşlı bir adam olsa da içindeki
o küçük, masum çocuğu görmek hiç de zor değildi. John derin
derin iç çekerken arada sırada sıcak gözyaşları yanaklarından
iniyordu. Ona mahremiyet sağlamak ve onu düşünceleriyle
yalnız bırakmak için tabakları içeri götürüp bulaşığı yıkadım.
Döndüğümde dizlerine bir battaniye örttüm ve yerime otur
madan önce onu yanağından öptüm.
“Sana hayat hakkında söyleyebileceğim tek bir şey varsa Bron
nie, o da budur. Kendine, çok çalıştığın için sonradan pişman
olacağın bir hayat kurma. Şimdi hayatımın sonuna gelene kadar
bundan pişman olacağımı bilmediğimi söyleyebilirim. Ama kal
bimin derinliklerinde bir yerde, çok fazla çalıştığımı biliyordum.
Bu sadece Margaret için değil, benim için de çok fazlaydı. O
zamanlar şu anda olduğu gibi başkalarının benim hakkımda ne
düşündüğünü önemsememeyi çok isterdim. Bunun gibi şeyleri
anlamak için neden hayatımızın en sonuna kadar beklememiz
gerektiğini çok merak ediyorum.” Başını salladı ve konuşmaya
devam etti. “Yaptığın işi sevmenin ve kendini buna adamak
istemenin yanlış bir tarafı yok. Ama hayatta bunun dışında da bir
sürü şey var. Önemli olan denge, dengeyi sağlamak.”
“Sana katılıyorum, John. Bu hayatın bana zaten öğrettiği
bir ders ama hâlâ üzerinde çalışıyorum, merak etme” diye itiraf
ettim dürüstçe. John ne demek istediğimi anlamıştı. O zama
na kadar birbirimizle bir sürü hikâye paylaşmıştık ve bu beni
anlaması için yeterliydi. Sonra John kendi kendine gülmeye
başladı. Ben de neye güldüğünü sordum ve aklına gelen komik
şeyi benimle paylaşması için onu cesaretlendirdim.
“Şey, sana hayat hakkında söyleyebileceğim tek şeyin, çok
fazla çalıştığın için pişman olacağın bir hayat kurmaman oldu
ğunu söyledim. Ama şimdi aklıma bir şey daha geldi ve bu da
onun kadar önemli.”
“Söyle o zaman” dedim gülümseyerek.
John gözlerinde hınzır bir ifadeyle bana bakıp, “O pembe
elbiseni asla atma!” dedi.
John gülerek sandalyemi işaret etti ve sonra kendi sandal
yesinin yanına dokundu. Bu, sandalyemi onunkine yaklaştır
mamı istediği anlamına geliyordu ve ben de gülerek istediğini
yaptım. Birkaç saat daha geçti ve biz yan yana, dizlerimizde
birer battaniyeyle limanı izlemeye devam ettik. Ara sıra konuş
mamız rahat bir sessizlikle bölünüyor, sonra sohbet yeniden
akmaya başlıyordu. Fakat bazı sessizlik anları, John’un derin
iç çekişleriyle son buluyordu. Buna verdiğim tepki, elini elime
alıp sıkmak oluyordu.
Üzgün bir gülümsemeyle bana bakan John şöyle dedi:
“Ailem dışında bu dünyada güzel bir şey bırakabileceksem,
bu sözlerdir. Çok fazla çalışma. Dengeyi sağlamaya çalış. İşini bütün
hayatın haline getirme.” Nazikçe gülümseyerek elini kaldırdım
ve üstünü öptüm.
John o geceden kısa süre sonra öldü. Bunu henüz bilmiyordum
ama bana söylediği sözler, bakıcılığını yaptığım birçok
kişi tarafından daha birçok kez bana söylenecekti.
O söyleyeceğini söylemişti ve söylediklerini asla unutmadım.

KEŞKE BU KADAR ÇOK ÇALIŞMASAYDIM BÖLÜM SONU

Cevap bırakın