Home » istanbul escort » KEŞKE DUYGULARIMI İFADE EDECEK KADAR CESUR OLSAYDIM

KEŞKE DUYGULARIMI İFADE EDECEK KADAR CESUR OLSAYDIM

Müşterilerim genellikle eve kesin dönüşlerinden
önce kısa bir toparlanma dönemi geçirirdi. Bir bakıcı olarak
rolümü başarıyla yerime getirmemin sırrı, içgüdülerime güve
nerek çalışıyor olmamdı. Jozsef in sorusunu da biraz gönül
süzce de olsa bu içgüdülerime dayanarak yanıtlamıştım. Ona,
olmadığına emin olduğum halde aylarca ömrü olduğunu söy
leyerek yalan söylemek istememiştim.
Ayak masajı bitmişti ve ben de pencereden dışarı bakarak
oturuyordum. Bir süre sonra Jozsef sessizliği bozdu. “Keşke bu
kadar fazla çalışmasaydım.” Bekleyerek devam etmesine izin
verdim. “İşimi seviyordum, gerçekten çok seviyordum. Zaten
bu yüzden o kadar çok çalıştım ve tabii bir de ailemin ve onla
rın ailelerinin geçimini sağlamak için.”
“O zaman bu çok güzel bir şey. Neden pişmanlık duyuyorsun?”
Bana, pişmanlığının bir kısmının, Avustralya’daki hayatla
rında onu çok az görebilmiş olan ailesi için olduğunu söyledi.
Ama daha çok pişman olduğu şey, onlara kendisini tanımaları
için hiç fırsat vermemiş olduğunu hissetmesiydi. “Duygularımı
ifade etmekten çok korkuyordum. Bu yüzden sürekli çalıştım
ve ailemi belli bir mesafede tuttum. Bu kadar yalnız bırakıl
mayı hak etmiyorlardı. Şimdi keşke beni gerçekten tanısalardı
diyorum.”
Jozsef son birkaç yıla kadar kendisinin de gerçek anlamda
kendini tanımadığını söylüyor ve onların kendisini tanımak
konusunda ne kadar şansları olduğunu sorguluyordu. İlişki
lerdeki kalıplar ve onları kırmanın ne kadar zor olduğu üze
rine konuşurken güzel gözlerinde üzgün bir bakış vardı. Bir
ilişkinin gerçek potansiyeline ulaşmasının ne kadar önemli ol
duğundan da bahsettik. Jozsef, çocuklarıyla sevgi dolu bir ya
kınlık kurma şansını kaybettiğini hissediyordu. Onlara örnek
olduğu tek şey, nasıl para kazanacakları ve paraya nasıl değer
vermeleri gerektiği konusundaydı. Peki, şimdi bunun ne an
lamı var?” diyerek içini çekti.
“Şey…” dedim bir mantık bulmaya çalışarak. “Niyet ettiğin
şeyi yaptın. Onlara rahat bir hayat bırakıyorsun. Onların geçi
mini sağladın ve istediğin de buydu.”
Yanağından tek bir damla süzüldü. “Ama beni tanımıyor
lar.” Ona sevgiyle baktım. “Ve tanımalarını istiyorum” dedi ve
gözyaşları yanaklarından süzülmeye başladı. O ağlarken ben
sessizce oturdum.
Bir süre sonra ona bunun için hâlâ çok geç olmadığını söy
ledim. Ama o bana katılmıyordu. Artık uzun süre konuşmak
için çok zayıftı ve bu bile başlı başına bunu zorlaştırıyordu.
Ayrıca bu tip derin duygular hakkında nasıl konuşulacağını
bilmediğini de itiraf etti. Ben yanındayken bunun daha kolay
olabileceğini söyleyip Gizela ve oğlunu çağırarak bu konuşma
ya dâhil etmeyi teklif ettim. Ama o, başını hayır anlamında
sallayarak gözyaşlarını kuruladı. “Hayır. Artık çok geç. Onlara
durumu bildiğimi söylemeyelim. Onlar için böyle düşünmek
daha kolay. Ölmek üzere olduğumu biliyorum. Sorun değil.”
Jozsef in yaşı, benim sevgili büyükannemin öldüğü yaşa
yakındı. İkisinin hayatları birbirinden büyük ölçüde farklı
olsa da bu yaşta biriyle olmanın bende yarattığı bir rahatlık
duygusu vardı. Ama ben büyükannemle ölüm hakkında ko
layca konuşabilirdim. Bana bunu benimle konuşmanın, kendi
çocuklarından bazılarıyla konuşmaktan daha kolay olduğunu
söylerdi.
Büyükannem ve erkek ikiz kardeşi on bir kardeşin en bü
yükleriydi. Annesi öldüğünde büyükannem sadece on üç ya
şındaydı ve diğer kardeşlerini o büyütmüştü. Babası, onun
ifadesiyle sert bir adamdı’. Ona bazen ‘kaba da derdi. Büyü
kanneme göre onlara yiyecek dışında hiçbir şey sağlamamıştı
ve özellikle de hiç sevgi göstermemişti.
Annelerinin ölümünden yaklaşık bir yıl kadar sonra Char
lotte adındaki en küçük kız kardeşleri de aralarından ayrıl
mıştı. Sonra tüm kardeşleri büyüdüğünde büyükannem arala
rında annemin de olduğu kendi yedi çocuğunu yetiştirmişti.
Kapkara kıvırcık saçlarım ve kocaman, meraklı gözlerimle ben
doğduğumda büyükannem bende Charlotte’u görmüştü. Bu
yüzden doğduğum günden itibaren aramızda güçlü bir bağ
oluşmuştu.
Bizi ziyarete geldiğinde hepimiz çok heyecanlanırdık. Ço
cuklar misafire bayılır ve biz de farklı değildik. Büyükannemin
boyu 1.50 civarındaydı fakat dinamik ve muhteşem bir kadın
dı. Yetişme biçimini düşününce böyle de olmak zorundaydı.
Bana gösterdiği sevgi karşılıksız ve tamamen kabulleniciydi.
Birçokları arasında bunun iyi bir örneği, annem kendi ikiz kız
kardeşiyle çoktan hak ettiği denizaşırı bir tatile gittiğinde bana
karşı gösterdiği tavırlarıydı. Babam haftanın birkaç günü ev
den uzakta çalıştığı için büyükannem bize bakmaya gelirdi.
O zaman on iki yaşındaydım. Yakında on üç olacaktım ve
manastırdaki ortaokulda ilk yıhmdı. Okul, üç metrelik çift sı
ralı tuğla duvarların ardına gizlenmişti ve bazıları çok iyi in
sanlar olan rahibeler tarafından yönetiliyordu. Fakat başrahibe
oldukça zorlu biriydi ve ‘Demir Surat’ takma adıyla bilini
yordu. Daha büyük öğrenciler bizi daha ilk günden ona karşı
uyarmıştı. Gerçi artık yetişkin biri olarak ve o dedikodulardan
etkilenmeyecek bir noktada durduğumda sert dış görüntüsü
nün altında hoş bir kadın olabileceğini itiraf ediyorum. Zaten
buna inanmayı tercih ederim. Ama orada geçirdiğim yıllarda
okuldaki disiplinin çok sıkı olduğunu ve onu bir kez bile gü
lümserken görmediğimi söylemek zorundayım.
Ortaokulun o ilk yılında, bir parçamın farklı bir şeyler ara
dığı çok açıktı ve kısa süre sonra kendimi, sınıfımın en sert iki
kızıyla takılırken buldum. Bundan önce oldukça iyi bir öğren
ci olduğum için başrahibenin dikkatini nadiren çekerdim ve
bundan da memnundum.
Bir ağaca tırmanıp çitlerin üzerinden gizlice geçerek öğlen
teneffüsümüzde şehir merkezine gitmiş ve bir dükkâna girip
her birimiz ismimizin baş harfleri yazılı olan birer çift küpe
çalmıştık. Böylesine kolay bir başarıdan güç alarak bir başka
dükkâna girip birkaç dudak parlatıcısı yürüttük. Şekerli du
daklarımı birbirlerine sürtüp parlatıcının ne kadar iyi olduğu
na gülerken omzumda kocaman bir elin varlığını hissettim ve,
“Onu ben alayım. Teşekkürler” diyen bir ses duydum.
Korkudan neredeyse felç olmuş bacaklarla diğer kızlardan
biriyle birlikte dükkân müdürünün odasına götürüldüm.
Öbür kız kaçmıştı. Okuldan, bizim dönüşümüzü bekleyen
başrahibeyi çağırdılar. Başrahibe cetveli eline vurarak, “Odama
gelin” dedi sert bir sesle.
“Başüstüne başrahibe” dedik ikimiz birlikte tevazuyla. Eğer
kuyruğumuz olsaydı, o anda kesinlikle bacaklarımızın arasına
sıkıştırmış olurduk.
Dükkânla okul arasında ceza almamamızı sağlayan bir an
laşma yapılmıştı. Ama eve gidip ailelerimize ne yaptığırHm
söylememiz gerekiyordu. Ailelerimiz daha sonra başrahibeyi
arayıp olayı onlara anlattığımızı doğrulayacaktı. Ayrıca bütün
dönem boyunca spor yasaklanmıştı ve sporu çok sevdiğimiz
için bu haber ikimizi de yıkmıştı. Bacaklarımızın arkasına iki
düzine kez cetvelle vurulmasına da katlanmak torunda kalmış
tık. Başrahibe sert biriydi.
Annem çok uzaklarda olduğu, babamsa hafta sonuna kadar eve dönme
yeceği için çok korkmuştum.Hassas ve nazik bir çocuk olduğum için
yüksek sesli insanlardan zaten çekinirdim.
Ama büyükannem yanımdaydı ve ben onunla konuşmaya ka
rar verdim. Dudaklarım titreyerek ona ne yaptığımı anlattım.
O oturup sözümü kesmeden ve tepki vermeden dinledi. Söz
lerimi bitirene kadar bekledi. O anda ben artık çılgınca ağlı
yordum.

Cevap bırakın