Home » istanbul escort » SUÇLULUK YOK BÖLÜM 4

SUÇLULUK YOK BÖLÜM 4

Şehrin sokaklarında bu kadar göz önünde uyumak
beni biraz korkutsa da bazen umutsuz bir insanın yapmak
zorunda kalabileceği bir şey olduğunu da kabul ediyordum.
Karanlık çökmeden önce etrafta dolaşarak daha güvenli ve
uygun olacağını düşündüğüm birkaç yer aradım. Ayrıca gece
tuvalete gitmeye ihtiyaç duyabileceğimi de göz önünde bulun
durmam gerekiyordu. Gecenin bir yarısında ön bahçelerinde
dolaşarak insanların ödünü patlatmak, özellikle de o anki ruh
halim düşünüldüğünde, istediğim türden bir dikkat çekme bi
çimi değildi.
Bir eviniz yoksa ve gözden uzak olmaya çalışıyorsanız günler
çok uzundur. Sabah gün doğarken kalkmanız gerekir ve herkes
evine dönüp yerine yerleşene kadar rahat edemezsiniz. Tabii
bu arada bir eviniz olmadığı için evinize gidip bekleyemezsi
niz. Evet, onlar zor günlerdi ve geceler çok rahatsız, acı verecek
kadar soğuk ve yalnızdı.
Bir gece müzik duyduğum bir kafeye girdim ve bir bardak
çay ısmarlayarak orada olabildiğince uzun oturmaya çalıştım.
Kendimi, Ralph McTell’in Streets of Londorı şarkısında anlat
tığı, kapalı bir mekânda kalabilmek için aldığı bir bardak çayı
elinden geldiğince uzun sürede bitirmeye çalışan yaşlı adam
gibi hissettim. Bunun gitarda çalmayı öğrendiğim ilk şarkı ol
masının ne kadar ironik olduğunu düşündüm.
Gün doğumunda sahilin yakınındaki umumi tuvaletlerin
yanına gidip açılmalarını beklerdim. Sonra yıkanır, dişlerimi
fırçalar ve tuvaleti kullanırdım ve tüm bunlar boyunca orayı
açmaya gelen belediye işçisinin sert bakışlarına katlanmak zo
runda kalırdım. Sanırım benim bir kampçı, otlakçı ya da böyle
bir şey olduğumu düşünüyorlardı. Fakat düşünebileceği hiçbir
şey, o an kendi hakkımdaki düşüncelerimden daha beter ola
mazdı. Bu yüzden çok da umurumda değildi. O zamana kadar
ölen insanlarla geçirdiğim zamanın bir hediyesi artık gerçek
ten başkalarının benim hakkımda ne düşündüklerini umursa
mıyor olmamdı. Zaten hâlihazırda kendi kafamın içindekiler
beni yeterince uğraştırıyordu.
Bir başka gece, Hare Krishna nın Açları Doyurun programı
na gittim. Param olduğu zamanlarda hep cömert davranmış
tım. Şimdi sırada dururken bağış topladıklarını gördüğümde
her zaman onlara on ya da yirmi dolar verdiğimi düşününce
bunun daha da ironik bir durum olduğunu fark ediyordum.
Hare Krishna grubunu severdim. Vejetaryenlerdi, mutlu mü
zikler çalıyor ve aç insanları doyuruyorlardı. Bu benim için ye
terliydi. Ama artık iyi niyetlerinin müşterisiydim ve bu insanı
alçak gönüllülüğe iten bir durumdu.
Sonra bir sabah limandaki bir kayanın üstüne oturup güç
lü ve dayanıklı olmak için, bir mucize olması için dua ettim.
Tam o anda önümden bir yunus sürüsü geçti ve aralarından biri
oyuncu bir edayla kendini suyun dışına attı. O ana kadar haya
tım bana çok ciddi görünüyordu fakat bu olay sayesinde içimde
yeniden ufak bir umut yeşerdi. Sonra aklıma biraz daha uzakta
yaşayan arkadaşlarım geldi ve onlarda kalıp kalamayacağımı sor
mak için onları aramaya karar verdim. Onlar her zaman çok iyi
insanlar olmuşlardı. Fakat içimdeki değersizlik ve umutsuzluk,
daha fazla insandan yardım istememi, hatta yardım isteyebile
ceğim başka insanların aklıma gelmesini engellemişti. Bu tatlı
insanlara dürüstçe, “Bak, kendimi çok berbat hissediyorum. Se
nin evine gelip bir süre kalabilir miyim?” diyebilecek olsam da
içimde duygularımı ifade edebilecek cesareti bulamamıştım.
Daha aydınlık bir karara varmış olarak limanda bir yürüyüşe
çıktım. Fakat daha arkadaşlarıma telefon etme fırsatını bulama
dan telefonum çaldı. Arayan, Jude’un bakıcılığını yapmak için
müsait olup olmadığımı ve hemen başlayıp başlayamayacağımı
soran Edvvard’dı. Ayrıca ihtiyacım varsa bana verebilecekleri bir
daireleri de vardı. O gece yeniden bacaklarımı tamamen uzatarak
kramplar ve soğuk yüzünden acı çekmeden uyudum. Rahatla
tıcı banyomun ardından yumuşak yorgan beni sıcak tutuyordu.
Üç harika insanla birlikte sağlıklı bir yemek yemiştim ve yeniden
para kazanıyordum. Hayat ne kadar da çabuk değişebiliyordu!
Hayatımın o dönemine bakıp bunların sebebinin işlerin
kesat olması ya da ev bakımı işlerinin durulması olduğunu
söyleyebilirdim. Fiziksel olarak olan da zaten buydu. Ama bu;
özdeğer duygumun eksikliği ve artık işime yaramayan, eski
tohumların yeniden yeşermesine izin vermem sebebiyle kendi
kendime yarattığım bir durumdu. Elbette, yeni tohumlar ekti
ğim de görülebiliyordu çünkü bereketli ve muhteşem bir hayat
yaşamaya başlıyordum. Fakat zihnimdeki bu eski kalıplardan
kurtulmam zaman alıyordu ve ben, yardım istemeyi başarama
yarak bunu kendim için daha da zorlaştırmıştım.
Daha sonra ev bakımı işinde yine durgun bir dönem yaşadı
ğımda yaptığım ilk şey, önümden yunusların geçtiği sabah ak
lıma gelen arkadaşlarımı aramak olmuştu. Sevgi dolu bir neşe
ve heyecanla beni misafir odalarına buyur etmişlerdi. İyiliğin
hayatıma girmesine izin vermem bir kez daha mümkün ol
muştu. Duygularımı ifade etmeyi hâlâ öğrenmem gerekiyordu
fakat yavaş yavaş bu noktaya geliyordum.
Jude a eskiden ne kadar kapalı bir insan olduğumu ve açık
olmanın benim için ne kadar önemli bir ders olduğunu anlat
tım. Onun bu konudaki fikrine değer veriyor ve onunla bu ko
nuda dürüstçe bir konuşma yapabileceğim için seviniyordum.
“Hepimizin hatırlatmalara ihtiyacı vardır, Bronnie. Herkes, in
sanlar duymak istese de istemese de söylemesi gereken bazı şey
leri içinde tutar. Büyümek için duygularımızı ifade etmeliyiz.
Bu, kişinin kendisi fark etmese bile, öyle ya da böyle herkese
yardımcı olur. Dürüstlük, her şeyden daha iyidir.”
Gülümseyerek suyun üstünde görkemle parlayan dolunay-
da limandaki teknelere baktım. Bu, muhteşem bir manzaraydı.
Jude yeniden suçluluk ve ortaya çıktıklarında dürüstçe duygu
larımızı ifade ederek bu suçluluğu yaratmama şansımız olduğu
konusuna döndü. Böylece hiçbir zaman, özellikle de sevdiği
miz biri beklenmedik biçimde aramızdan ayrıldığında çok geç
olmamış olurdu. Ayrıca dürüstlük bizim bir zamanlar, çocuk
ken olduğumuz gibi sınırlardan kurtulmamızı da sağlardı. Asla
duygularımızı ifade ettiğimiz için kendimizi suçlu hissetme-
meli ve bu cesareti kendinde bulan birine de asla kendini suçlu
hissettirmemeliydik.
Jude’Ia birkaç ay geçirdikten sonra vücudundaki bozulma
öylesine ciddi hale geldi ki onu bir bakımevine yatırmak zo
runda kaldılar. Ajansta yine karşıma bir sürü iş çıkıyordu ve
epeyce uzun süreli bir ev bakımı işiyle karşılaştım. Hem Jude’u
ziyaret etmek hem de Ervvard ve Layla’nın nasıl olduğunu gör
mek için bakımevine uğradım. Yatağın diğer yanında, daha
önce tanışmadığım bir kadın oturuyordu fakat Jude’la annesi
nin arasındaki benzerliği fark etmem uzun sürmedi.
Edvvard inisiyatif kullanmış ve sevgili karısı ölmeden önce
Jude’un mektubunu annesine iletmişti. Jude artık konuşamı
yordu ama söylemek istediği her şeyi mektubunda yazmıştı.
Jude annesine onu her zaman ve hâlâ çok sevdiğini yazmıştı.
Onun için çok değerli olan mutlu anılarından bahsetmiş ve an
nesinden öğrendiği olumlu şeyleri anlatmıştı. Mektupta negatif
hiçbir şey yoktu çünkü Jude suçluluk duygusundan nefret edi
yordu ve aralarındaki ilişki üzücü olmasına rağmen annesinin,
onu çok sevdiğini bilmesini istiyordu.

 

Cevap bırakın