Home » istanbul escort » ÜÇÜNCÜ PİŞMANLIK

ÜÇÜNCÜ PİŞMANLIK

KeŞKe Duygularımı İfade Edecek Kadar Cesur Olsaydım

Doksan dört yaşında ve ölümü bekleyen biri için Jozsef, ilk
tanıştığımızda kesinlikle çok iyi görünüyordu. Bazen kü
çük bir çocuk gibi görünmesine sebep olan harika bir gülüşü
vardı ve çok nazik biriydi. Sakin ama kıvrak espri anlayışı, ona
hemen kanımın ısınmasını sağladı.
Jozsef in ailesi ona ölmek üzere olduğunu söylememeye ka
rar vermişti. Bunun zor olduğunu düşünsem de elimden geldi
ğince kararlarına saygı duymaya çalıştım. Fakat bundan sonra
ki birkaç haftada hastalığı bir anda çok hızlı ilerledi ve durum
görmezden gelinemez bir hâl aldı. Yardımsız ayakta durmak
artık onun için bir anıdan ibaretti. Her geçen gün, benim kuv
vetime daha fazla ihtiyaç duymaya başlıyordu. Oturmayı ya
da ayağa kalkmayı her denediğinde, harcadığımız her çabayla
aramızda sessiz bir bağın kurulduğu çok açıktı. Ailesi hâlâ öl
mek üzere olduğunu ona söylememe oyununa devam etse de
Jozsef in bu konudaki kendi fikirleri şekillenmeye başlamışı.
O gerçekten de çok hasta bir adamdı.
ilaçlar ancak acısını mümkün olduğunca azaltmak için
kullanılıyordu. Ama birçok insanda olduğu gibi ilaçların yan
etkileri, bağırsaklarında tıkanıklığa sebep oluyordu. Bu yan
etkiyi gidermek için de ilaçlar vardı ama Jozsef in durumunda
işe yaramıyordu. Bu yüzden zavallı yaşlı adamın rektumun
dan ilaç vererek bağırsak faaliyetlerine yardımcı olmam gere
kiyordu. O kadar hasta olduğunuzda mahremiyetin bir önemi
yoktu.
Jozsef küçük tüpü yerleştirmem için yan döndüğünde say
gınlık adına bir şey kalmıyordu. Durumu hafifletmeye çalışa
rak daha sonra kendimi başkalarına da söylerken bulacağım
sözler söylemeye başladım. “Her şey yemek ve fazlalıkları at
makla başlar Jozsef ve en sonunda yine sadece yemek ve fazla
lıkları atmak önemli olur” diye nazikçe espri yaptım. Ölmek
üzere olan insanlarla çalışmak benim hayatın döngülerine karşı
kendimi çok rahat hissetmeye başlamamı sağlamıştı. Hayatın
başında bir bebeği en çok rahatlatan şeyler yemek yemek ve
bağırsaklarını boşaltmaktır. Ve hayatın sonunda da ölmek üzere
olan kişiye herkesin sorduğu soru hâlâ yemek yiyip yemediği
ve bağırsaklarının iyi çalışıp çalışmadığıdır.
Ölmekte olan ve kuvvetli ağrı kesiciler kullanan birinin so
nunda bağırsaklarının çalışması ve en azından bu acıdan kur
tulması herkesi rahatlatır. Jozsef ilaçtan kısa süre sonra tuvale
te gidip boşaltım sisteminin çalışmasının keyfini yaşadığında
kendisi ve ailesi için de durum bu olmuştu. Tabii bu beni de
rahatlatmıştı ve bunun sebebi sadece müşterimin rahatlamış
olması değil, ilk denememde bu prosedürü başarıyla uygula
mış olmamdı.
Jozsef in oğullarından biri yakındaki bir banliyöde yaşıyor
ve her gün ziyarete geliyordu. Diğeri başka bir eyalette yaşıyor
du. Kızıysa denizaşırı bir ülkedeydi. Her gün Jozsef ve oğlu ge
nellikle gazetedeki iş dünyası sayfaları üzerine Jozsef yorulana
kadar kısaca sohbet ederdi. Sağlığı büyük bir hızla bozulduğu
için bu süre pek de uzun sayılmazdı. Oğluyla aramda güçlü bir
bağ olmasa da ondan hoşlanıyordum. Gerçi hoşlanmamam için
de bir neden yoktu. Daha sonra Jozsef e oğlunun iyi bir adam
olduğunu söylediğimde, “Umurunda olan tek şey param” diye
cevap verdi. İnsanlar hakkında kendime ait yorumlara sahip
olmayı tercih ettiğim için bu sözlerin oğlu hakkındaki fikrimi
etkilemesine izin vermemeye çalıştım.
Bundan sonraki haftalarda müşterim, çoğu işine duyduğu
sevgiyle ilgili birçok hikâye paylaştı. O ve eşi Gizela, serbest
bırakıldıktan sonra Avustralya’ya gelmeyi başarmış soykırım
kurbanlarıydılar. Toplama kamplarında geçirdiği zamana dair
anılarını parça parça anlatıyordu. Ben de onu zorlamadım.
Dinlemek için oradaydım ama neyi paylaşmak istediğine ben
karar veremezdim. Bunu konuşmadıkları zaman her ikisi için
de hayatın daha kolay olduğu çok açıktı. Durumla elimden
geldiğince empati kurmaya çalışarak ikisinin de içlerinde ne
kadar büyük bir acı taşıdığını düşündüğümde kalbim onlar
için sızlıyordu.
Kısa zamanda kendimi Jozsef e yakın hissetmeye başladım,
paylaştığımız hikâyeler ve diğer konulardaki iletişimimiz de
oldukça akıcıydı. Espri anlayışlarımız birbirine benziyordu ve
ikimiz de sessiz bir yapıya sahiptik. Böylece birbirimize ısın
dik. Her gün daha da güçlenen bir iletişim akışımız olduğu
için aramızdaki nesil farkı bizi pek fazla etkilemiyordu. Gizela
sürekli elinde yiyeceklerle gelip Jozsef’i bir şeyler yemesi için
cesaretlendirirdi. Harika bir aşçıydı fakat Jozsef artık nere
deyse hiç yemek yiyememesine rağmen hâlâ çok fazla yemek
pişiriyordu. Bunun bir sebebi alışkanlık olsa da bir sebebi de
inkârdı.
Aile bir şekilde Jozsef in doktorunu da ona ölmek üzere
olduğunu söylememeye ikna etmişti. Bu, toplu bir inkârdı.
Ama sadece durumu ve kaçınılmaz son konusundaki gerçeği
ona söylememekle kalmıyor, aynı zamanda onu iyiye gittiğine
inandırmaya çalışıyorlardı. “Haydi Jozsef, yemek ye. Kısa süre
sonra çok daha iyi olacaksın” diyordu Gizela durmadan. Onun
için de üzülüyordum. Gerçekten korkuyor olmak muhakkak
ki taşınması çok güç bir yüktü.
Bu arada Jozsef artık sadece günde bir kap yoğurt yiyordu
ve yardım alarak bile oturma odasına gidemeyecek kadar zayıf
düşmüştü fakat ailesi ona hâlâ kısa süre sonra çok daha iyi ola
cağını söylemeye devam ediyordu. Jozsef bu konuyu benimle
doğrudan konuşana kadar sessizliğimi korudum.
Gizela odadan yeni çıkmıştı. Jozsef arkasına yaslanmıştı ve
ben ayaklarına masaj yapıyordum. Bu hayatında daha önce
hiç yaptırmadığı bir şeydi fakat son birkaç haftadır alışmış
ve çok hoşlanmıştı. Müşterilerimi şımartmayı seviyordum ve
belki de birbirimize yakınlaşmamızın sebebi de buydu. Ara
mızdaki konuşmaların çoğu ben ayaklarına masaj yaparken,
saçını tararken, sırtını kaşırken ya da tırnaklarını törpülerken
yapılırdı.
“Ben ölüyorum, değil mi Bronnie?” dedi Jozsef, Gizela oda
dan çıktığında.
Ona şefkatle baktım ve başımı salladım. “Evet Jozsef, ölü
yorsun.”
Gerçeği duymuş olmanın rahatlığıyla başını salladı.
Stellanın ailesiyle yaşadığım deneyimden sonra dürüstlüğüm
den ödün vermeme imkân yoktu. Jozsef bir süre pencereden
dışarı bakarken ben rahat bir sessizlikle ayaklarına masaj yap
maya devam ettim.
“Teşekkür ederim. Bana gerçeği söylediğin için teşekkür
ederim” dedi en sonunda yoğun aksanıyla. Nazikçe gülümseyip
başımı salladım. Kısa bir süre sessizlik havada asılı kaldı. Sonra
yeniden konuşmaya başladı. “Bununla başa çıkamıyorlar” dedi
ailesini kastederek. “Gizela benimle bu konuda konuşmanın
acısıyla yüzleşemez. Bunu atlatacaktır. Sadece bu konuda ko
nuşamıyor.”
O durumunu öğrendiği için bense dürüstlüğümden ödün
vermediğim için huzurluydum. “Çok zamanım kalmadı, değil
mi?” diye konuşmaya devam etti.
“Pek sanmıyorum Jozsef.”
“Birkaç hafta mı? Birkaç ay mı?” diye sordu.
“Gerçekten bilmiyorum. Ama tahminim ancak haftalar ya
da günler. Ben böyle hissediyorum ama gerçekten bilmiyo
rum” dedim ona dürüstçe. Başını sallayıp tekrar pencereden
dışarı baktı.
Karşınızdaki insanın son günlerinde olduğu çok belli değil
se birinin ne zaman öleceğini çok az insan doğru tahmin ede
bilir. Ama bu müşterilerimin ve ailelerinin her zaman sorduğu
bir sorudur ve bazıları bunu çok fazla tekrarlar.
Artık insanların durumunun ne kadar hızlı kötiileşebile
ceğini ve işlerin ne kadar hızlı kötüye gidebileceğini görmeye
başlamıştım.

Cevap bırakın